Devrimci Demokrasi

CHP, MUTLAK BUTLAN VE KILIÇDAROĞLU M.Ali Atila (Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi)

M.Ali Atila (Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi)

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

2015 Haziran seçimleri, AKP’nin tek başına hükümet kurma çoğunluğunu elde edememesiyle sonuçlanmıştı. Rojava’da oluşabilecek fiili yönetim, toplumsal hareketin yükselişi, AKP içinde giderek sertleşen iktidar çatışması ve halihazırda dondurulmuş olan “barış-çözüm süreci” gibi sorunların üzerine, tek başına hükümet kuramama durumunun eklenmesi, hâkim sınıflar açısından siyasal krizin daha da derinleşmesi anlamına geliyordu.

Bu krizi aşmak amacıyla yukarıdan aşağıya şovenist bir siyasal atmosfer yaratıldı ve şiddetin tırmandırıldığı gerici bir süreç işletildi. IŞİD eliyle gerçekleştirilen katliamlarla devrimci kitlelerin moral ve siyasal olarak kırılması, kitlelerin geri çekilmesi hedeflendi. 2013 Gezi Direnişi ve 2014 Kobanî sürecinde ortaya çıkan toplumsal hareketlilik, o dönemde devrimci durumun ve kitle hareketinin ulaştığı düzeyi gösteren önemli gelişmelerdi.

Geliştirilen şovenizm dalgasıyla paralel olarak IŞİD saldırıları yoğunlaştı. Kitle katliamları ve IŞİD saldırılarıyla birlikte gerici medyanın yoğun şovenizm propagandası, toplumdaki korku iklimini büyüttü. Devlet bütün olanaklarını kullanarak bu süreci yönlendirdi ve AKP, Kasım seçimlerinde tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa yeniden ulaştı.

Ancak mevcut çelişkiler yumuşamak yerine daha da keskinleşti. Buna paralel olarak AKP içindeki iktidar çatışması da şiddetlendi ve 2016’daki darbe girişimine uzanan zemin oluştu. Darbe girişiminin karşı darbe ile bastırılmasının ardından 2017 referandumu gerçekleştirildi. Bu referandumla siyasal yetkiler daha da merkezileştirildi ve cumhurbaşkanlığı makamında toplandı.

Askeri darbe dönemlerini aratmayan yetkiler, uygulamalar ve saldırılarla kitleler baskı altına alındı. Mevcut siyasal krizin aşılması, iktidarın yetkilerinin merkezileştirilmesi ve hızlı karar alma mekanizmalarının güçlendirilmesi hedefleniyordu. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen bu yönetim biçimiyle kitleler siyasal olarak geri çekilmeye zorlanırken sömürü ilişkileri derinleştirildi ve devletin otoriter yapısı daha da güçlendirildi.

2017 referandumunda milyonlarca mühürsüz oyun tespit edilmesine rağmen sonuçlar kabul edildi. Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu duruma sessiz kalması, yaşanan sürecin önemli siyasal başlıklarından biridir. Daha önce de HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik oylamada dönemin CHP yönetimi “evet” oyu vermişti.

CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun bu politik tavrına rağmen AKP karşıtlığı üzerinden CHP etrafında geniş bir muhalefet oluştu. Bu kesimler tarafından CHP’ye verilen temel rol, AKP’yi hükümetten düşürmek ve “daha adil” bir düzen kurmaktı. HDP ve reformist partiler de dahil olmak üzere geniş bir çevre, seçimlerde CHP adaylarını destekledi.

Ancak hâkim sınıfların önemli bir bölümünün ve devlet aygıtının desteğini arkasına alan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin desteklediği adayları iki kez yenilgiye uğrattı. Mühürsüz oylara benzer biçimde, birçok evde kayıtlı veya hayali seçmen bulunduğuna ilişkin iddialar gündeme gelse de bunların üzerine yeterince gidilmedi. Fakat artık mızrak çuvala sığmıyordu. Seçim süreçlerine çeşitli yöntemlerle yapılan müdahaleler AKP’nin oy kaybını durdurmaya yetmiyordu. Son yerel seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar, bu kaybı açık biçimde gösterdi.

Bu kısa hatırlatmanın ardından mahkemenin “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin başına yeniden getirilmesi gündeme gelen Kılıçdaroğlu ve sonrasında yaşanan gelişmelere bakalım.

Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararını kabul etmesi, geniş bir çevrede öfkeyle karşılandı. “Dürüst” ve “demokrat” olarak görülen Kılıçdaroğlu’nun tutumu karşısında şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşayanlar olduğu gibi, onu işbirlikçilikle suçlayanlar da ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu’nun bu süreçteki tutumunun, onun yıllardır oluşturduğu “demokrat” ve “dürüst siyasetçi” imajının sınırlarını görmek açısından önemli olduğu açıktır.

CHP içerisinde bir iktidar çatışmasının yaşandığı ve Kılıçdaroğlu’nun yeniden yönetimi ele geçirmek istediği yadsınamaz. Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun “kişisel hırsla yönetimi ele geçirmeye çalıştığı” yönünde değerlendirmeler yapıldı ve yapılacaktır. Ancak meseleyi yalnızca kişisel hırs üzerinden açıklamak eksik ve hatalıdır.

Asıl sorulması gereken şudur: Yıllarca AKP’ye karşı muhalefet eden Kılıçdaroğlu nasıl oldu da CHP’nin başına kayyum olarak atanmasını kabul etti?

Meseleye yalnızca “kişisel hırs” açısından yaklaşmak yeterli değildir. Devrimci kitlelerin biriktirdiği öfkenin ve enerjinin yine CHP’ye veya kurulması olası yeni bir burjuva partiye kanalize edilmesi ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle burjuva siyasetçilerinin belirli pratiklerinin neye tekabül ettiğini doğru biçimde analiz etmek gerekir.

Öncelikle CHP’nin ve liderlerinin sınıfsal niteliği, kimlere ve hangi kurumlara hizmet ettikleri ortaya konulmalıdır.

Örneğin Kılıçdaroğlu’nun dün ve bugün hizmet ettiği sınıf ve kurumlar birbirinden farklı mıdır? CHP yönetimleri döneminde burjuva muhalefet görüntüsü vermesi, onu ezilen ve sömürülen kesimlerin temsilcisi yapar mı? Aynı soruları Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş için de sormamız gerekiyor.

Bunlar hükümet kursalar devletin zor aygıtlarını halka karşı kullanırlar mı, kullanmazlar mı?

Sorular çoğaltılabilir. Ancak temel mesele açıktır: Halkın demokrasiye olan özlemini kullanarak kapitalist sömürü düzenine karşı gelişen hoşnutsuzluğu kendi siyasal alanına çekmek, burjuva muhalefet siyasetinin bilinen yöntemlerinden biridir.

Bu burjuva figürler devlet yönetimine gelseler, AKP’den temelden farklı bir sınıf siyaseti izleyeceklerini düşünmek yanılgıdır. Kitlelerin desteğini alarak hükümet olsalar dahi, en fazla belirli biçimsel ve sınırlı demokratik düzenlemeler gerçekleştirebilirler. Bu düzenlemeler yapılacaksa bunun nedenlerinden biri, AKP döneminin ağır baskıcı ve antidemokratik uygulamaları altında halkın ve kitlelerin demokrasi özleminin güçlü biçimde ortaya çıkması olacaktır.

Ancak burjuva muhalefetin temel sınırlarını belirleyen, kapitalist devlet düzeninin devamlılığıdır. İktidar değişse bile devletin sınıfsal karakteri değişmediği sürece, zor aygıtlarının emekçi ve ezilen kitlelere karşı kullanılması gerçeği ortadan kalkmayacaktır. Türkiye tarihinin bunun sayısız örneğiyle dolu olduğunu görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir.

Dolayısıyla kişilerin hangi milliyete veya inanca mensup olduklarından önce, hangi sınıfın, hangi kurumların ve hangi siyasal çizginin çıkarlarını savunduklarına bakılmalıdır. Halk kitlelerini burjuva muhalefet liderlerinin peşinden sürükleyen anlayış eleştirilmeli ve kitleler bu konuda uyarılmalıdır.

Kayyum atanmasının ardından Kılıçdaroğlu’na karşı gelişen tepkileri yalnızca Özel-İmamoğlu ikilisinin peşinden kitleleri sürüklemek için kullanmak, devrimci bir eleştiriye tabi tutulmadığı sürece aynı yanılgının başka biçimde tekrarlanması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu’ndan İmamoğlu’na, Özel’den Yavaş’a kadar burjuva siyasetçilerin tamamı, farklı biçimlerde de olsa mevcut devlet iktidarının ve kapitalist düzenin devamlılığını savunmaktadır.

Bunların önemli bir bölümü, şoven Türk milliyetçiliğinin ve mevcut devlet yapısının sınırları içinde siyaset yürütmektedir. Devrimci siyaset bu temel sorunu görmezden gelemez.

Burjuva muhalefetin niteliği gereği, emekçilerin, ezilenlerin ve yoksul kitlelerin temel haklarını savunuyormuş gibi görünmesi, onu demokratik ve devrimci bir çizginin temsilcisi yapmaz. Bu kesimlerin esas olarak Türk ulus burjuvazisinin ideolojik-siyasal çizgisi ve devlet aygıtının devamlılığı içerisinde hareket ettikleri görülmelidir. Bu da onların nihai olarak ezilenlere değil, ezen ve sömüren sınıflara hizmet edeceğini gösterir.

Diğer yandan yarı-sömürge Türkiye’nin emperyalist sistem içerisindeki bağımlılığı temelinde, emperyalist devletlerle kurulan ilişkiler de ayrıca değerlendirilmelidir. Özel ve İmamoğlu’nun farklı vesilelerle ABD ve AB emperyalistlerine güvence verme çabaları dikkate alındığında, onların devlet yönetimine geldiklerinde NATO’nun savaş politikalarına karşı nasıl bir tutum alacakları sorusu önem kazanmaktadır.

Ankara’da gerçekleştirilen toplantılar ve NATO’nun yeni savaş ve konumlanma konsepti karşısında nasıl bir siyaset izleyeceklerdir? Emekçinin, yoksul köylünün ve ezilen kitlelerin çıkarlarını emperyalist ve kapitalist çıkarların karşısına koyabilecekler midir?

Bütün bunlar, onların hâkim sınıfların ve emperyalist sistemin sınırları içerisinde hareket etmek zorunda olduklarını göstermektedir. Aksi yönde bir tutum almaları hâlinde, karşılaşacakları siyasal ve ekonomik sonuçların da farkındadırlar.

CHP’ye kayyum atanmasıyla birlikte bir kez daha görüldü ki burjuva parti biçimsel olarak muhalif bir konumda bulunsa dahi, parlamentonun ve burjuva siyasal kurumların sınırları içerisinde hareket etmek zorundadır. Bir burjuva partiye dahi devlet ve yargı mekanizmaları aracılığıyla müdahale edilip kayyum atanabiliyorsa, burjuva parlamenter sistemin demokratik niteliği üzerine ciddi biçimde düşünmek gerekir.

Meseleyi yalnızca AKP ile açıklayan, yaşananları Erdoğan yönetiminin kişisel uygulamalarının sonucu olarak gören yaklaşımlar bulunmaktadır. Oysa bu tür gelişmeler, Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze demokratik hakların büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmasının ve devletin otoriter karakterinin sürekliliğinin görülmesi açısından değerlendirilmelidir.

Faşizmin yalnızca belirli bir dönemle veya yalnızca AKP iktidarıyla başladığını savunan yaklaşımlar, demokratik görünümlü burjuva partilere ve bireylere bel bağlamanın pratikte ne anlama geldiğini yeniden görmek zorunda kalacaktır.

Kayyum siyasetinin HDP’li belediyelere uygulanmasının ardından bu antidemokratik uygulama alanı genişletilmiş, yargı eliyle veya hükümet kararlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Konjonktürel koşullara göre biçimi ve hedefi değişebilir. Yarın kayyum siyaseti AKP, CHP veya başka bir burjuva parti tarafından kaldırılmış olsa bile, Türkiye’deki devlet yapısının ve sınıfsal ilişkilerin niteliği kendiliğinden değişmeyecektir.

Bunu hep söyledik, yine söyleyeceğiz: Kayyum siyaseti yalnızca belirli bir hükümetin tercihi değil, kapitalist devlet yapısının ihtiyaç duyduğunda başvurduğu bir yönetim biçimidir.

Gerek kayyum siyasetine gerekse diğer antidemokratik uygulamalara karşı mücadele edilmelidir. Toplumsal çelişkiler o kadar keskindir ki, bir burjuva partiye dahi kayyum atanabiliyorsa mevcut siyasal düzenin sınırlarını görmek gerekir.

Kılıçdaroğlu’nun kayyum yönetimini kabul etmesi ve bu sürece açık destek vermesi, onun mevcut devlet düzeniyle ilişkisini görmek açısından önemli bir örnektir. Burada Kılıçdaroğlu’nu yalnızca kişisel çıkarları doğrultusunda hareket eden bir siyasetçi olarak değerlendirmek yeterli değildir. Onun siyasal geçmişi, burjuva devlet düzeninin sınırları içinde hareket eden bir siyasetçi olduğunu göstermektedir.

Burjuva muhalefet parti liderlerinin “iyi niyetli” olduğu yönündeki beklentiler de aynı nedenle bir aldatmacaya dönüşmektedir. Kılıçdaroğlu, geçmişte Dersimli, Kürt ve Alevi kimlikleri üzerinden belirli kesimlerin desteğini kazanırken kendisini halkın çıkarlarını savunan bir siyasetçi olarak sundu. Bugün Özel ve İmamoğlu ikilisi de farklı biçimlerde benzer bir siyasal temsil alanı yaratmaktadır.

Peki Kılıçdaroğlu birdenbire mi değişti?

Elbette hayır.

Kayyum atanması sonrasında gelen yoğun tepkiler üzerine yaptığı açıklamalar ve “tarih önünde kendisine görev yüklendiği” yönündeki ifadeleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

2017 referandumunda milyonlarca mühürsüz oyun tartışılmasına neden sessiz kalmıştı? HDP milletvekillerinin tutuklanmalarının önünü açan dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında CHP neden “evet” demişti?

Çünkü o dönemin siyasal sorunları devlet açısından son derece keskindi. Rojava’nın statü kazanma ihtimali, sınıf hareketinin ve toplumsal muhalefetin yükselişi, devlet içindeki çatışmalar ve darbe girişimi gibi gelişmeler siyasal krizi derinleştirmişti. Diğer yandan Kürt ulusal hareketinin siyasal alanda geriletilmesi hedefleniyordu.

Kılıçdaroğlu’nun o süreçte attığı politik adımlar, devletin egemen siyasal anlayışının sınırları içerisinde şekillendi.

Bugün kayyum sürecini kabul etmesi de bu tarihsel çizgiden bağımsız değildir. CHP burjuva bir partidir; ancak burjuva muhalefete de devlet tarafından belirli sınırlar çizilmektedir. Bahçeli ve Erdoğan’ın çeşitli dönemlerde yaptığı “Ankara merkezli siyaset” çağrıları, burjuva partilere çizilen sınırların hatırlatılması olarak okunmalıdır.

AKP, hâlâ toplumun önemli bir kesimini çeşitli araçlarla manipüle edebilmekte ve kitleleri geri çekebilmektedir. Kapitalist sömürü koşulları derinleşirken sermaye sınıfının kârları büyümekte, devlet aygıtı ise kendi siyasal ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir.

Ortadoğu’daki bölgesel dengelerde, NATO merkezli emperyalist politikalar ile Türk devletinin kendi çıkarları arasında zaman zaman çelişkiler yaşansa da, temel meselelerde egemen ulusların ve hâkim sınıfların çıkarları doğrultusunda çeşitli “uyum” alanları yaratılabilmektedir.

Dünya ve bölgede çelişkiler keskinleşmektedir. Hem NATO merkezli emperyalist siyasete uygun bir konumlanmanın hem de Türk devletinin “beka” olarak tanımladığı sorunların gündemde olduğu bir dönemde, AKP’nin hâkim sınıflar açısından işlevini koruduğu görülmektedir.

Halk kitlelerinin parlamenter sahne oyunlarına tahammülü giderek azalmaktadır. Siyasal yönetimde ve devlet aygıtında ağırlığını koruyan AKP/Erdoğan iktidarının düşürülmesi, mevcut koşullarda hâkim sınıflar açısından yeni ve kontrol edilmesi güç bir siyasal kriz yaratabilir.

Erdoğan’ın Trump’la yaptığı görüşmelerin ardından 19 Mart operasyonunun gerçekleşmesi ve ikinci görüşmenin ardından CHP’ye kayyum atanması gibi gelişmeler, uluslararası ve bölgesel güç ilişkilerinden bağımsız ele alınamaz. Bu gelişmeleri yalnızca tesadüf olarak değerlendirmek, emperyalist güçlerin Türkiye’deki siyasal süreçler üzerindeki etkisini göz ardı etmek anlamına gelir.

Burada mesele yalnızca belirli bir hükümetin tercihleri değildir. Hâkim sınıfların belirli dönemlerde hangi burjuva kliğinin iktidarda kalmasını daha uygun gördüğü de önemlidir.

İşte Kılıçdaroğlu’nun kayyum sürecindeki tutumu bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bir yandan CHP yönetimini yeniden ele geçirme isteği, diğer yandan egemen sınıfların mevcut hükümetin yönelimini zorlayacak bir siyasal istikrarsızlıktan kaçınma ihtiyacı aynı süreç içerisinde kesişmektedir. Kayyum siyasetinin mantığı da bu çelişkiler içerisinde şekillenmektedir.

Ancak halk kitleleri arasındaki sınıfsal çelişkiler ve sınıf mücadelesi ortadan kalkmaz. Bir burjuva kliğinin diğerine karşı geriletilmesi, burjuvazi içerisindeki mücadeleyi sona erdirmediği gibi, ezilen ve sömürülen kitlelerin sorunlarını da çözmez. Bu çatışma zaman zaman daha da sertleşebilir.

Tam da burada devrimci hareket açısından önemli olanaklar ortaya çıkar. Halk ile egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi, devrimci siyaset açısından kitlelerin bağımsız örgütlenmesini ve mücadele kapasitesini geliştirecek koşullar yaratabilir.

Emperyalist devletlerin yarı-sömürge ülkeler üzerindeki hâkimiyet mücadelesi, aynı zamanda farklı burjuva sınıf ve klikleri arasındaki çıkar çatışmalarını da etkiler. Dolayısıyla burjuva muhalefet içerisindeki sınır çizgileri ve iktidar mücadeleleri devam edecektir.

Özel-İmamoğlu ikilisinin kendi burjuva siyasal çıkarları doğrultusunda “direniş” görüntüsü vermesi ve ezilen kitlelere çeşitli güvenceler sunmaya çalışması bu nedenle boşuna değildir. Halkın yoksulluğu, demokrasiye duyduğu özlem ve mevcut düzene yönelik öfkesi, burjuva muhalefet tarafından kendi siyasal hedefleri doğrultusunda kullanılmaktadır.

Halk kitlelerinin burjuvazi içerisindeki iktidar çatışmasının bir tarafına yedeklenmesinden emekçilere herhangi bir yarar çıkmaz. Devrimci siyasette mevcut hükümet ile muhalif burjuva kesimler arasında ayrım yapmak zorunludur. Çünkü her iki tarafın da sınıfsal niteliği aynı olmakla birlikte, hükümette bulunan burjuva kliğinin halk üzerindeki doğrudan baskısı ile muhalefetteki burjuva kesimlerin konumu arasında somut farklılıklar vardır.

Ancak bu ayrım, burjuva muhalefetin çıkarlarına yedeklenmek anlamına gelmemelidir. Tam tersine, kitleler burjuva muhalefetin gerçek sınıfsal niteliği konusunda uyarılmalıdır.

Kılıçdaroğlu karşıtlığını, Özel ve İmamoğlu’nun parlatılmasına; Özel ve İmamoğlu karşıtlığını ise başka bir burjuva kliğinin desteklenmesine dönüştüren anlayışların tümü eleştirilmelidir.

Özellikle reformist kesimlerin, kendi siyasal anlayışları doğrultusunda kitleleri burjuva kliklerin peşinden sürükleyen yaklaşımları, devrimci bir eleştiriden geçirilmelidir.

Kılıçdaroğlu’nun pratiği, burjuva siyasetçilerin dünya görüşlerinin ve çıkar ilişkilerinin nereye dayandığını görmek açısından önemli bir örnektir. Onların yönü halka değil, halkı sömüren sınıflara dönüktür.

Gerçek sınıf ilişkileri parlamenter sahne oyunlarıyla değil; sınıf çelişkileri, devletin zor aygıtları ve kitlelerin bu aygıtlara karşı geliştirdiği mücadele üzerinden anlaşılabilir.

Kılıçdaroğlu vakası, burjuva siyasetine duyulan güvenin neden sürekli olarak boşa çıktığını gösteren güncel örneklerden biridir. Buradan çıkarılması gereken sonuç, bir burjuva siyasetçisinin yerine başka bir burjuva siyasetçisini koymak değil; işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen kitlelerin kendi bağımsız siyasal hattını geliştirmesidir.

Devrimci siyasetin görevi, kitleleri burjuva kliklerin arkasına dizmek değil; onların kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütlenmesini, mücadele etmesini ve siyasal bağımsızlığını geliştirmesini sağlamaktır.

Sorun Kılıçdaroğlu mu, Özel mi, İmamoğlu mu, Yavaş mı sorusu değildir. Asıl sorun, bütün bu siyasal figürlerin üzerinde hareket ettiği sınıfsal zemindir.

Bu zemin kapitalist sömürü düzeni ve onun devlet aygıtıdır.

Dolayısıyla devrimci siyaset, burjuva klikler arasındaki çatışmalardan bağımsız olarak, işçi sınıfının ve ezilen halk kitlelerinin kendi bağımsız örgütlülüğünü ve mücadelesini geliştirmeyi esas almalıdır.

M.Ali Atila

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.