AKP-MHP faşist iktidar bloğunun Meclis sahnesine sürdüğü “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, Türkiye’de uzun süredir tahkim edilen yeni siyasal konseptin hukuksal kılıfıdır. “Barış”, “dayanışma”, “bütünleşme” maskeleriyle pazarlanan bu düzenleme, gerçekte sömürü düzeninin güvenlikçi karakterini kurumsallaştıran, siyasal alanı tamamen rejimin denetimine hapseden açık bir tasfiye ve teslim alma girişimdir.
Bu yasa etrafında yürütülen tartışmalarda sahnelenen en ucuz manevra, yükseltilen haklı eleştirilerin “barış karşıtlığı” diye damgalanmaya çalışılmasıdır. Oysa siyasal bir sürecin özünü, kapsamını ve pratik sonuçlarını sorgulamak, ezilenlerin ve devrimcilerin en temel meşru hakkıdır. Her eleştiriyi “çatışma yanlılığı” diye yaftalamak, tartışmayı siyasal zeminden koparıp burjuva bir ahlaki linç alanına çekmekten ibarettir.
Marksizm-Leninizm-Maoizm bize öğretir ki devlet; asla sınıflar üstü tarafsız bir hakem değil, ezilenler üzerinde kurulan egemen sınıfların çıplak iktidar ve zapturapt aygıtıdır. Dolayısıyla devletin kaleme aldığı her yasal metin, arkasına sığındığı süslü kavramlarla değil; hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiği ve hangi egemenlik ilişkilerini yeniden ürettiği üzerinden çözümlenir.
Kanun teklifinin özü son derece berraktır: Silahlı yapının tamamen tasfiyesini ve tasfiyeciliğin kurumsallaştırılmasını devletin kendi faşist koşullarına bağlamak; karşılığında ise biçimsel, sınırlı ve koşullu bir hukuki lütuf sunmak. Sürecin tüm işleyişi ve denetimi, halkın iradesine değil, doğrudan rejim karargâhlarına ve güvenlik bürokrasisinin insafına terk edilmektedir. Siyasal ve toplumsal sorun, demokratik çözüm zemininden tamamen koparılarak bir güvenlik operasyonuna indirgenmektedir.
Devrimci bir perspektifle asıl tartışılması gereken, şu ya da bu aktörün taktik tercihleri değil; devletin bu süreç aracılığıyla nasıl bir sömürü ve tahakküm düzeni kurmayı hedeflediğidir. Burjuva egemen sınıflar tarih boyunca yalnızca zor ve baskı aygıtlarıyla değil; hukuk, ideoloji ve parlamenter maskeler üzerinden de hegemonyalarını yeniden üretmişlerdir. “Ulusal birlik”, “toplumsal uzlaşma”, “milli dayanışma” söylemleri, bu hegemonya tazeleme operasyonunun klasik ideolojik araçlarıdır.
Bu yüzden tartışma “silahlar susacak mı” sığlığına indirgenemez. Asıl ve hayati soru şudur: Siyasal sorunun çözümü, temel hak ve özgürlükleri devrimci temelde genişleten, halkın demokratik katılımını ve öz örgütlülüğünü güçlendiren bir zeminde mi ilerlemektedir; yoksa güvenlik bürokrasisinin ve sarayın çizdiği dar koridorlar içinde mi boğulmaktadır?
Bugün kamuoyuna dayatılan metin, ikinci seçeneğin açıkça ağır bastığını gözler önüne sermektedir. Anadilde eğitim, yerel demokrasi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve geçmiş ağır hak ihlallerinin hesabı gibi hiçbir yapısal ve demokratik reform perspektifi bu metinde yoktur. Süreç, bütünüyle idari ve güvenlik mekanizmalarının sıkı denetiminde işletilecek bir teslimiyet çerçevesine hapsedilmiştir.
Gerçek devrimci perspektiften bakıldığında; halkların özgürlüğü ve toplumsal eşitlik, burjuva devletin tek taraflı çizdiği sınırlar içinde değil, ancak ezilenlerin örgütlü iradesi, meşru mücadele dinamikleri ve halk iktidarı yürüyüşü içinde anlam kazanır. Herhangi bir siyasal düzenlemenin devrimci ölçütü bellidir: Egemenlik ilişkilerini yeniden mi üretiyor, yoksa halkın kurtuluş mücadelesine alan mı açıyor?
Türkiye Kuzey Kürdistan siyasal coğrafyasının ihtiyacı kavramların makyajlanması değildir. Demokratik hakların güvence altına alındığı, hukukun faşist müdahalelerden arındırıldığı, farklı toplumsal kesimlerin eşit ve özgür biçimde siyasal yaşama katılabildiği bir zemin; ancak ve ancak düzen içi koridorlarda değil, sokaklarda, barikatlarda ve devrimci mücadele mevzilerinde örülebilir.
Siyasal süreçlerin devrimci-eleştirel bir gözle tahlil edilmesi, sınıf bilincinin vazgeçilmezidir. “Barış” ya da “milli dayanışma” adı altında yutturulan her rejim projesinin sınıfsal içeriğini deşifre etmek, bizim tarihi sorumluluğumuzdur.
Bizler; somut duruma uygun moder halk savaşıyla, ücretli kölelik düzeni olan kapitalizmi zor yoluyla yıkıp sosyalizmi kurmayı amaçlayan sosyalist devrimcileriz. Bunu inkâr etmiyor, dün olduğu gibi bugün de en net şekilde ilan ediyoruz. Bugün kapitalist, inkârcı ve faşist devlet gerçeği koşullarında Kürt sorunu asgari düzeyde burjuva demokratik iyileştirmelerle bile tedricen çözülsün isteniyorsa, ortaya sürülen bu yasa kesinlikle o nitelikten uzaktır. Bunu bir “barış lütfu” diye pazarlamak; başta binlerce evladını bu uğurda feda etmiş olan Kürt halkı olmak üzere, tüm devrimci ve sosyalist mücadele güçlerine yapılmış en büyük saygısızlıktır.
Bizim rotamız düzen içi teslimiyet koridorları ya da saray masaları değildir.
Bizim rotamız; ezilenlerin öz örgütlülüğü temelinde, devrim ve kesintisiz iktidar yürüyüşüdür!
Sercan AYDIN
