Devrimci Demokrasi

TEK ADAM MERKEZLİ ÖNDERLİK ANLAYIŞINDAN TASFİYECİLİĞE PKK’NİN DÖNÜŞÜMÜ VE MARKSİST-LENİNİST-MAOİST AÇIDAN DEVRİMCİ ELEŞTİRİSİ

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

BÖLÜM II

PKK’nin Tarihsel Dönüşümü: Silahlı Ulusal Kurtuluştan Yeni Paradigmaya

PKK, 1978’de kuruluşunu ilan ettiğinde kendisini Marksist-Leninist bir ulusal kurtuluş hareketi olarak tanımlıyordu. Kendini böyle tanımlasada esasda Marksist-Leninist değil, konjonktüre bağlı olarak ondan etkilenmiş küçük burjuva önderlikli ulusal devrimci nitelikte bir hareketti.  Programında bağımsız birleşik Kürdistan hedefi, anti-emperyalizm ve silahlı devrim temel referanslardı. 1984’te başlayan gerilla savaşı, yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda Kürt Ulusunun inkâr ve asimilasyonuna karşı kitlesel direnişin simgesi haline geldi.

Ancak devrimci hareketlerin gerçek sınavı yalnızca yükseliş dönemlerinde değil, tarihsel kırılma anlarında verilir.

1991’de Revizyonist bürokratik bir diktatörlük olan, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte dünya komünist hareketi ağır bir ideolojik saldırıyla karşı karşıya kaldı. “Tarihin sonu”, “sosyalizmin iflası” ve “silahlı mücadelenin devrinin kapandığı” yönündeki tezler dünya ölçeğinde yaygınlaştırıldı. Pek çok örgüt bu atmosferde stratejik yönelimini değiştirdi; kimileri silahlı mücadeleyi bıraktı, kimileri parlamenter çizgiye yöneldi, kimileri ise ideolojik referanslarını yeniden tanımladı.

PKK’nin geçirdiği dönüşüm de bu uluslararası bağlamdan bağımsız değerlendirilemez. Hareketin sembollerinde, söyleminde ve siyasal hedeflerinde zaman içinde yaşanan değişimler, destekçileri tarafından yeni koşullara uyarlanma olarak değerlendirilirken; Marksist Leninist-Maoistler  açısından bunlar, devrim ve iktidar perspektifinden uzaklaşmanın işaretleri olarak yorumlanarak eleştirilmiştir. 

1993’te ilan edilen ateşkes, daha sonraki müzakere arayışları ve nihayet 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından geliştirilen yeni siyasal yönelim, hareketin kuruluş dönemindeki programatik hedeflerinden önemli ölçüde farklı bir çizginin oluştuğu yönünde eleştirilere konu olmuştur.

Bir Hareket Bir Kişiye Bağlanırsa

Bir partinin bütün stratejisi, ideolojisi ve siyasal yönelimi tek bir kişinin değerlendirmelerine bağlanıyorsa, o kişinin yaşadığı her değişim örgütün tamamını etkiler.

İşte kişi kültünün en büyük tehlikesi budur.

Dağın zirvesine tek direk dikerseniz, fırtına geldiğinde bütün çadır çöker.

Oysa onlarca direk üzerine kurulan çadır, biri yıkılsa bile ayakta kalır.

Komünist parti de böyledir.

Tek direk önder değildir.

Önderliktir.

Tek ses değildir.

Kolektif sestir.

Tek akıl değildir.

Partinin ortak aklıdır.

Bilindiği gibi, Peru Komünist Partisi’nin yürüttüğü Halk Savaşı, 1980’li yıllarda dünya Maoist hareketinin en dikkat çeken deneyimlerinden biri haline geldi. Abimael Guzmán (Başkan Gonzalo), bu sürecin en etkili teorik ve siyasal önderlerinden biri olarak görüldü.

1992 yılında yakalanmasının ardından PKP’si ciddi bir gerileme yaşadı. Bu gerilemenin nedenleri üzerine farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri bunu devlet baskısı ve askeri koşullarla açıklarken, bazı Marksist-Leninist-Maoist çevreler ise kolektif önderlik mekanizmalarının yeterince gelişmemiş olmasının da önemli bir etken olduğunu tartışmıştır.

Bu deneyimden çıkarılan temel ders şudur:

Büyük önderler devrim için vazgeçilmez katkılar sunabilirler.

Ancak hiçbir büyük önder, partinin yerine geçemez.

Hiçbir önder, halk savaşının kendisi değildir.

Hiçbir önder, proletaryanın yerine geçemez.

Çünkü komünist parti tek bir beynin değil, binlerce devrimci beynin ortak ürünüdür.

Bir insan yakalanabilir.

Öldürülebilir.

Hastalanabilir.

Yanılabilir.

Ama kolektif örgütlülük doğru inşa edilmişse devrim yürümeye devam eder.

İşte bu nedenle MLM, önderliği savunurken kişi kültünü reddeder.

Tarih, Putları Değil Örgütleri Yaşatır

Roma İmparatorluğu büyük komutanlar gördü.

Fransız Devrimi büyük hatipler yetiştirdi.

Rusya büyük devrimciler çıkardı.

Çin milyonlarca kahraman yarattı.

Ama tarihte kalıcı olan kişiler değil, onların temsil ettiği sınıflar ve örgütlerdir.

Bugün Lenin’i önemli yapan yalnızca onun kişisel yeteneği değildir.

Onu büyük yapan, Bolşevik Partisi’ni işçi sınıfının öncü örgütü haline getirebilmesidir.

Mao’yu büyük yapan yalnızca askeri dehası değildir.

Onu büyük yapan, milyonlarca köylüyü devrimci siyasetin öznesi haline getirebilmesidir.

Kaypakkaya’yı tarihsel yapan yalnızca cesareti değildir.

Onu önemli yapan, Türkiye devriminin temel sorunlarına ilişkin teorik müdahalesi ve bunun örgütlü mücadele içinde anlam kazanmasıdır.

Gerçek önderler kendilerine tapılmasını istemezler.

Gerçek önderler kendilerinden sonra da mücadeleyi sürdürecek binlerce kadro yetiştirirler.

Tasfiyecilik Bir Sonuçtur

Tasfiyecilik çoğu zaman son perdedir.

İlk perde ideolojik bulanıklıktır.

İkinci perde ilkelerden tavizdir.

Üçüncü perde eleştirinin susturulmasıdır.

Dördüncü perde kişi kültünün yerleşmesidir.

Son perde ise düzenle uzlaşmanın teorileştirilmesidir.

Bir bina nasıl temeli çatladığında yıkılmaya başlıyorsa, devrimci hareketler de önce ideolojik temellerini kaybettiklerinde çözülürler.

Silahlar en son susar.

Önce düşünce susar.

Önce eleştiri susar.

Önce kolektif akıl susar.

Sonra devrim susar.

Sonuç: Devrimi Kurtaracak Olan Tek Adamlar Değil, Örgütlü Halktır

Marksist-Leninist-Maoist anlayış açısından mesele hiçbir zaman bir kişinin iyi ya da kötü olması değildir.

Asıl mesele, devrimin öznesinin kim olduğudur.

Eğer özne halksa, parti halkın örgütlü öncüsüdür.

Eğer özne parti ise, önderlik partinin kolektif iradesidir.

Hiçbir halka özgürlük dışarıdan verilmez.

Hiçbir devrim tek bir kişinin eseri değildir.

Hiçbir komünist parti tek bir insanın düşünceleriyle yaşayamaz.

Gerçek devrimci önderlik, kendi ardından yeni önderler yetiştiren önderliktir.

Gerçek komünist parti, her kadrosunu düşünen, sorgulayan ve sorumluluk alan bir devrimci haline getiren partidir.

Çünkü tarih göstermiştir ki bir hareketin bütün kaderi tek bir kişinin kaderine bağlandığında, o kişinin yaşadığı her siyasal kırılma hareketin tamamına sirayet eder. Buna karşılık kolektif önderlik, demokratik merkeziyetçilik ve kitle çizgisi üzerine kurulu örgütler, en ağır darbeler karşısında dahi kendilerini yeniden üretebilme imkânına sahip olurlar.

Son tahlilde, devrim ne bir isimdir, ne bir semboldür, ne de tek bir biyografidir. Devrim; örgütlü işçi sınıfının, emekçi köylülüğün, ezilen ulusların ve tüm sömürülenlerin kolektif iradesidir. Önderler bu iradenin öncü temsilcileri olabilirler; ancak onun yerine geçemezler. Marksizm-Leninizm-Maoizm’in tarihsel dersi budur: Önderlik gereklidir, fakat önderin putlaştırılması devrimci hareketi güçlendirmez; tersine, onu tarihsel kırılmalar karşısında daha kırılgan hale getirir. Devrimin gerçek güvencesi, tek tek bireyler değil; örgütlü halk, kolektif akıl ve doğru ideolojik çizgidir.

Erdoğan Sirtikan

Devam Edecek

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.