Devrimci Demokrasi

Küçük Burjuva Milliyetçiliğinin Çıkmaz Sokağı, Öcalan Çizgisi ve Tasfiyeci Pratiğin Sınıfsal Analizi

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

GİRİŞ: Sınıf Pusulasını Yitirenlerin Kaçınılmaz Sonu

​Sınıflar mücadelesinin amansız yasaları, her siyasi hareketi ve onun önderliğini eninde sonunda kendi sınıfsal kökenine ve ideolojik çizgisine göre yargılar. Marksizm-Leninizm-Maoizm (MLM) öğretisinin bizlere öğrettiği en temel, en yalın gerçek şudur: Proletaryanın bilimsel ideolojisinden ve demokratik merkeziyetçilik ilkesinden mahrum olan her hareket, ne kadar radikal söylemlerle ortaya çıkarsa çıksın, kaçınılmaz olarak küçük burjuva milliyetçiliğinin, feodal despotizmin ve tasfiyeciliğin bataklığına saplanacaktır.

​Bugün önümüzde duran PKK’nin kuruluş süreci, iç hesaplaşmaları ve kurucu kadrolarının akıbeti, bu bilimsel gerçeğin somut ve acı bir tablosudur. Kendisini “özgürlükçü” olarak pazarlayan ama özünde tek adam diktatörlüğüne dayanan bu çizgi, devrimci demokrasinin ve halk savaşının ilkeleriyle taban tabana zıttır. Bizler, işçi sınıfının ve ezilen halkların devrimci mevzisinden bakarak bu tasfiyeci pratiğin sınıfsal anatomisini çıkarmakla mükellefiz.

​I. Devletle Flört ve Oportünizmin İdeolojik Kökenleri

​Öcalan’ın kendi anlatımlarında bir “savaş taktiği” olarak sunduğu MİT, Pilot Necati ve devletin belirli klikleriyle kurulan ilişkiler, aslında devrimci bir çizginin esnekliği değil, oportünizmin ve komprador devlet aygıtıyla uzlaşma arayışının ilk işaretleridir. “Devlet bizi kullanacağına biz devleti kullandık” argümanı, proletaryanın bağımsız kuramsal ve pratik hattını reddeden, gücü kitlelerin örgütlü mücadelesinde değil, egemen sınıf kliklerinin arasındaki çelişkilerde arayan burjuva-oportünist bir sapmadır.

​Tarih kanıtlamıştır ki, halkın bağrından çıkmayan, gücünü yoksul köylülüğe ve işçi sınıfına dayandırmayan hiçbir hareket devlet aygıtını “kullanamaz”; aksine, o aygıtın kontrolü altında bir tasfiye aracına dönüşür. Ankara’da kurulan ilişkiler, kesilen burslar ve bir “kafes” benzetmesiyle yürütülen bu süreç, proletaryanın sınıf pusulasını yitirmiş küçük burjuva aydınlarının devletle olan göbek bağını koparamamasının neticesidir.

​Devlet Aygıtıyla Temasın Somut Kronolojisi ve Soru İşaretleri

• ​12 Mart Dönemi ve Şafak Bildirisi Gizemi: 1972 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olan Öcalan, sol bir bildiri dağıttığı gerekçesiyle tutuklanır. 12 Mart askeri muhtırası döneminde bu suçtan yargılanan solcu öğrenciler ağır hapis cezaları alırken, askeri savcı Baki Tuğ’un Öcalan’ı TCK’nın çok ağır maddelerinden yargılamak istemesine rağmen süreç garipleşir. Öcalan, sadece “boykot eylemine katılmaktan” 3 ay gibi sembolik bir ceza alıp Mamak Askeri Cezaevi’nden hızla tahliye edilir. Dönemin savcısı Baki Tuğ, yıllar sonra Öcalan’ın dosyasına devletin üst kademelerinden “bunu kollayın” mealinde bir belgenin/bilginin ulaştığını ima etmiştir.

• ​”Pilot Necati” (Necati Kaya) Maskesi: PKK’nın çekirdeği olan Apocular grubunun ilk finansörlerinden ve kilit isimlerinden biri Pilot Necati’dir. Bu şahsın MİT ajanı olduğu örgüt üyeleri tarafından tespit edilip Öcalan’a “Bu adam ajan, bunu infaz edelim” denildiğinde, Öcalan buna şiddetle karşı çıkmış ve “O benim cankurtaran simidimdir, ona dokunursanız devlet bizi 24 saat içinde imha eder” diyerek ajanı korumuştur. Bir örgüt liderinin, kendi kadrosuna sızmış tescilli bir ajanı koruması ve onun parasıyla örgüt kurması, devrimci teoride uzlaşmacılığın en dip noktasıdır.

• ​Kesire Yıldırım ve MAH Bağlantısı: Öcalan’ın evlendiği ve PKK’nın kurucularından olan Kesire Yıldırım’ın babası Ali Yıldırım, MİT’in öncülü olan MAH (Milli Amele Hizmeti) bünyesinde çalışmış tescilli bir devlet görevlisidir. Gazeteci Uğur Mumcu, tam olarak bu derin bağları ve Öcalan’ın devletle olan göbek bağını deşifre etmek üzereyken karanlık bir suikasta kurban gitmiştir.

​II. Feodal Despotizm ve “Hain” İlan Edilen Kurucu Kadrolar

​Bir örgütün iç işleyişi, onun gelecekte kurmayı vaat ettiği toplumun aynasıdır. PKK’nin kurucu 22 kişilik kadrosundan 17’sinin “hain” veya “ajan” damgasıyla tasfiye edilmesi, öldürülmesi ya da kaçmak zorunda kalması, proletarya partisinin demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle açıklanamaz. Bu tablo, feodal-burjuva bir klan liderliğinin, kendisine biat etmeyen her muhalif sesi ezme pratiğidir.

Öcalan’ın bizzat itiraf ettiği “bize uymayan 18 bin kişiyi öldürttüm” beyanı, devrimci şiddetin faşizme karşı değil, kendi despotik iktidarını korumak için halkın evlatlarına karşı uygulandığının açık bir kanıtıdır. Bu, halkı egemen sınıflara karşı örgütlemek değil, feodal bir şeflik sistemi yaratmaktır.

​III. Kadın Meselesinde Burjuva İkiyüzlülüğü ve Feodal Pratik

​Batı medyasında “kadın özgürlükçüsü” olarak cilalanan bu çizginin gerisinde, feodal erkeğin kadını mülkleştiren ve onu aşağılayan zihniyeti yatmaktadır. Öcalan’ın kendi teorik kitaplarında Kürt kadınına yönelik kullandığı “bedenleri ölü, kokuşmuş, soğuk ve kaba” ifadeleri, bilimsel sosyalizmin kadının kurtuluşuna dair ilerici, özgürleştirici bakışıyla zerre kadar bağdaşmaz.

​Kendi feodal egemenliğini korumak için örgüt içindeki her türlü doğal insan ilişkisini ve sevgiyi “yozluk” adı altında idama mahkum eden bu anlayış, kendisini her türlü kuraldan muaf tutan bir “efendi-köle” ilişkisi yaratmıştır. Bu, feodal bir beyin harem kurma zihniyetinin modern gerilla terminolojisiyle makyajlanmasından başka bir şey değildir.

​Keza aynı riyakarlık, hapishanelerde veya kamplarda eşcinsel yönelimleri “sapkınlık” olarak damgalayıp hücre cezaları ve ajanlaştırma raporlarıyla cezalandıran homofobik ve gerici pratikte de kendisini göstermektedir. Sınıf mücadelesinden kopuk bir “özgürlük” söylemi, en nihayetinde gerici pratiklerin maskesi olmaktan kurtulamaz.

​IV. Teorik Sefalet: “Judenrat” Tezi ve Seyit Rıza Çarpıtması

​Öcalan’ın özellikle son dönem “Perspektif” metinlerinde ve savunmalarında dile getirdiği “Kürt gerçekliği Judenrat gerçekliğidir” tezi ile Seyit Rıza gibi tarihsel figürleri bu paralelde değerlendirmesi, MLM süzgecinden geçirildiğinde ciddi bir teorik kırılma ve ideolojik sapmadır. Bu tez, tarihsel materyalizmin tahrif edilmesi ve sınıf analizinin tamamen dışlanmasıdır.

​1. Sınıf Analizinin Reddi

​Judenrat, Nazi gettolarında Nazilerle işbirliği içinde çalışan, kendi halkının tasfiyesine aracılık etmiş işbirlikçi-komprador bir klik niteliğindedir. 1937 Dersim liderliği ise yarı-feodal, komünal dergahsal ve aşiretsel bir yapıya dayanıyordu.

​Maoist çelişkiler teorisine göre; feodal veya yarı-feodal önderlikler tarihsel olarak gerici sınıfları temsil etseler de, sömürgeci/faşist merkezileşme karşısında ulusal/bölgesel/inançsal baskıya uğradıklarında, nesnel olarak antagonistik (uzlaşmaz) bir çelişkinin öznesi haline gelebilirler. Dersim liderliği, egemen faşist devletin idari bir aygıtı olmayı kabul etmemiş, aksine devletin asimilasyonist ve imhacı dayatmalarına karşı silahlı direnme yolunu seçmiştir. Dersim direniş önderlerini doğrudan “Judenrat” (işbirlikçi konsey) ilan etmek, komprador sınıflar ile ulusal baskıya direnen geleneksel sınıflar arasındaki niteliksel farkı ortadan kaldırır.

​2. Kaypakkaya’nın Kemalizm ve Dersim Analiziyle Çelişki

​Türkiye Maoizminin teorik kurucusu İbrahim Kaypakkaya, Dersim soykırımı ve Seyit Rıza direnişi konusunda net bir sınır çizgisi çekmiştir:

​İbrahim Kaypakkaya:”Dersim’de yaşanan, Türk hakim sınıflarının (komprador burjuvazi ve toprak ağalarının) gerçekleştirdiği faşist bir katliam ve haksız bir savaştır. Seyit Rıza önderliğindeki direniş ise, sınıf karakteri itibarıyla feodal-aşiretsel sınırlar barındırsa da, faşist devletin ulusal/bölgesel imha saldırısına karşı geliştiği için nesnel olarak haklı ve ilerici bir direniştir.”

​Öcalan’ın Seyit Rıza ve benzeri figürleri “Judenratlaşma” veya teslimiyetçi bir trajedinin parçası olarak sunması, nesnel olarak Kemalist resmi tarih tezinin “gerici/çaresiz aşiret lideri” anlatısıyla dolaylı yoldan buluşma tehlikesi taşır.

​3. Tarihsel Materyalizm Yerine İdealizm ve “Önderlik” Kültü

​Maoizm, “Tarihi kitleler yapar, kahramanlar değil” ilkesini savunur. Öcalan’ın Kürt tarihini “Judenrat” metaforu üzerinden tamamen bir “teslimiyet, çaresizlik ve kendini tasfiye etme” tarihi olarak okuması, suçu kurbanlara atan idealist bir sapmadır. Bu okuma, yenilgiyi sömürgeci şiddetin maddi gücüyle açıklamak yerine azınlık toplumunun “zihinsel zaafına” indirger. Amacı ise bellidir: Geçmişteki tüm direnişleri “bilinçsiz ve teslimiyetçi” ilan ederek, ancak günümüzdeki “modern/aydınlanmış tek bir önderlik” (yani kendisi) sayesinde özgürleşmenin mümkün olabileceği fikrini kitlelere dayatmaktır. Bu, kitle çizgisini hiçe sayan elitist bir yaklaşımdır.

​V. İmralı Teslimiyeti ve Sol Hareketin Tasfiyesindeki Rolü

​1999 yılında Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilen Öcalan’ın, İmralı’daki ilk sorgu görüntülerinde takındığı tavır, küçük burjuva milliyetçiliğinin egemen güçler karşısındaki nihai teslimiyetini gözler önüne sermiştir. Albay Atilla Uğur karşısında el pençe divan durarak sarf ettiği:

​”Benim annem de Türk’tür. Ben kendimi her Türkten daha iyi Türk hissederim. Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir devlettir, bana imkan verilirse devletime hizmet etmeye hazırım. PKK’yı devletin istediği çizgiye çekebilirim.”

​sözleri, bağımsız devrimci barutunu tüketmiş bir hareketin egemen sınıflara sunduğu hizmet beyannamesidir.

​Bu durum şaşırtıcı değildir; zira PKK, kurulduğu andan itibaren Türkiye’deki kitlesel ve entelektüel sol hareketleri (özellikle Kürt solunu) şiddet yoluyla marjinalleştirmek, bölmek ve kontrol edilebilir bir alana hapsetmek misyonunu üstlenmiştir. Devrimci yapıları düşman ilan edip tasfiye eden bu çizgi, hakim sınıfların “böl-yönet” taktiğine her zaman hizmet etmiştir.

​Özcesi: Kurtuluş Küçük Burjuva Milliyetçiliğinde Değil, Proletarya Önderliğindedir

​Kürt ulusal sorununun çözümü ve Kürt halkının özgürlüğü; ne emperyalizmin kapısında icazet arayan, ne komprador devletle gizli ittifaklar kuran, ne de kendi halkının evlatlarını “hain” diye kurşuna dizen bir şeflik sisteminde yatmaktadır.

​Bugün Öcalan ve onun bürokratik-feodal klikleri, emperyalistlerin ve egemen sınıfların bölge politikalarında birer satranç taşına dönüşmüştür. Kaypakkaya yoldaşın da ısrarla vurguladığı gibi: Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve halkın kurtuluşu, ancak proletaryanın bağımsız sınıfsal çizgisi, işçi-köylü ittifakı ve demokratik halk devrimi rotasıyla mümkündür.

​Sınıfsal pusulasını yitirmiş, kitlelerin yaratıcı gücüne değil şeflere tapan her hareket, egemen sınıfların değirmenine su taşımaya mahkumdur. Kurtuluş kitlelerin örgütlü gücünde, çözüm Marksizm-Leninizm-Maoizm’in şanlı bayrağındadır!

Mehmet Karaca

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.